Pages

Showing posts with label Şenizlenim'ler. Show all posts
Showing posts with label Şenizlenim'ler. Show all posts

March 4, 2014

Filmin Sonunu Değiştirmişler

Ben o kitabı okumuştum, o filmi izlemiştim demeyin… Bir sefer daha izlediğinizde göreceksiniz, aradan geçen yıllar içerisinde o hikaye, bütün karakterler ve hatta sonu bile  değişmiş olabilir. Sakın şaşırmayın …

Yıllar sonra bugün bir daha izledim. Her bir cümlesi, her bir karesi, sahne geçişleri, müzikleri, ve o canım melodisi, hala ve hep ezberimde, hepimizin ezberinde olan filmi uzun yıllar sonra bir kez daha Ama film değişmişti, renkleri, sözleri, sesleri, bütün hikayesi değişmişti sanki.

“Elini tuttum, sıcacıktı…”

Hatırlamayan var mıdır bu repliği? O al yazmalı dünyalar güzelini, deri ceketli deli bakışlı adamı, ve sırtından yağmurluğu, ayağından lastik çizmeleri eksik olmayan bu hikayedeki “öteki adam”ı…  Başrolde aşk yine ve hep dünyanın en güzel, en anlatmaya değer, en sıcacık konusu.

Şaşırdım, İlyas o kadar çok değişmiş ki ben görmeyeli. Bir inat uğruna, başını  sonunu hiç düşünmeden gidip tuttuğu o el ve sonrasında tutamadığı bütün o sözler… Hele o dağlara bayırlara ağaçlara traktörlere avaz avaza bağırışı: “Arkadaş! Sevgilime hoşgeldin de…! Ey dağlar, tepeler, çiftçi kardeş, sakallı keçi, sevgilime merhaba desenize!”  İlyas öyle bağırdıkça ben şaşırdım. Ben onun deli dolu coşkulu tutkulu halini aşkın tanımı gibi hatırlıyordum, rüya gibiydi bu adam. Ne zaman bu kendinden başka kimseyi düşünmeyen bencil ve zavallı adama dönüşmüş?

Benim hatırladığım Cemşit de hiç böyle değildi, sıkıcı adamın biriydi, halbuki hiç sıkıcı değil kaya gibi sağlammış. Zavallı bir tip eğil miydi bu adam eskiden? Şaşırdım güçlü ve merhametli, dağ gibi bir adam olmuş. Yaşlıydı sanki, eski ve heyecansızdı, çok şaşırdım, değilmiş, olgun adam, ağır adam, cesur adammış. Kıskanmayan, yani “yeterince sevmeyen” adamdı, şaşkınlık içinde farkettim ki sadece sükunetliymiş, sakinmiş, gerçekmiş. İlyas giderken, Cemşit o yollardan dönenmiş. Aradan geçen zamanda sanki Atıf Yılmaz pişman olmuş da Cemşit karakterini değiştirmiş sanki. “Ahmet’cim, sen dünyanın en güzel seven adamısın, ona göre oyna” demiş Ahmet Mekin’e. Mavi gözlerini ne güzel parlatmış her şefkatle bakışında. 

İlyas hala çok yakışıklı, buna dokunmamışlar, olduğu gibi bırakmışlar. Ama etkisi değişmiş. Al yazmalı Asya'nın, dünyalar güzeli Asya’nın gözünden düşen ilk damla yaşla birlikte İlyas’ın jönlüğü bir anda bitiveriyor, görmüyorsunuz artık. Bak bir daha izleyin hak vereceksiniz bana…

Sonu acı biten bir film değil miydi Selvi Boylum Al Yazmalım? Filmin sonunu değiştirmişler ben izlemeyeli, mutlu bir son yazmış bu hikayeye Aytmatov. İnanamıyorum, ne çok ağladığıma bu filmi her izlediğim “yarım kalan aşk” diye… Küçüktüm anlamamışım. Adımızı dağlara taşlara yazan, derelere göklere haykıran İlyas’larla beraber biz değişirken filmin sonu da değşmiş. “Senin için bütün dünyayı yakarım!” diye büyük büyük konuşanlarla beraber filmin sonu da değişmiş; ne gerek var ki dünyayı yakmaya, samimiyetle söylenmiş bir çift sözle, içten bakan bir çift gözle zaten dünya yanıyor gerçek olabilen için....

Sonu değişmiş işte! Gerçekten de sevgi ihtimam göstermekmiş, üzebildiğin kadar değerli olduğun değil, üzülmesin diye uğraşmakmış, parmağının ucuyla değil avucunun içiyle sımsıkı tutmakmış, tutunca da hiç bırakmamakmış. Sevgi dostlukmuş, hayallerine sevdalarına, zorluklarına tutkularına yoluna ortak olmak, çözüm olmakmış. Sevgi ihtimam göstermekmiş, cesaret göstermekmiş emek vermekmiş. Ve bunları farkettikçe birçok hikayenin filmin kitabın sonu değişiyormuş, "happy end" yazıyormuş.

Ben o filmi izlemiştim demeyin, siz de aklınızda kalbinizde izini bırakmış bir filmi alın yıllar sonra yeni baştan izleyin, kalbiniz akıllanmış olabilir, ya da siz  yokken filmin sonunu değiştirmiş olabilirler, sakın şaşırmayın ;) 
- 22.12.2012 -

October 24, 2013

Aşk Tesadüfleri Sever, kader ayrılıkları, biz de Ankara'yı...

Aşk Tesadüfleri Sever'miş ya hani...
Korkuyordum ya hani ben bu filme gitmeye, sonunda korkuların üstüne gitmeye karar verdim ve gittim. Kiminiz mutlaka git, sakın kaçırma seni anlatıyor gibi geldi bana dediniz, kiminiz git mutlaka bizim hikayelerimiz Ankara’mız dedi, kiminiz gitme çok saçma bu kadar tesadüf bir arada olmaz dedi, biriniz de sakın gitme çok üzülürsün dedi. Ben de aranızdan 2 kişinin önerdiği gibi ani bir kararla tek başıma gittim. İyi ki de öyle yapmışım. Kendi düşüncelerimle film arasında kalıp filmi kaçırdığım anlar bile olmuştur, hele de birileriyle gitmeye ne hacet...

*** Şu andan sonrasını filmi izlememiş olanlar okumasın, baştan söylüyorum, sonra söylemedi demeyin hiç. ***

Ben daha filmin en başında, Deniz film görüşmesinde “1977 Ankara doğumluyum” diye başlayıp sağ ve sol profil vererek kendini audition yapanlara beğendirmeye çalıştığında sıkıntılanmaya başladım, bu film beni çok yoracak, yol yakınken çıksam mı diye düşündüm, zor bişey kendi hayatının içindeki çelişkileri perdede görmek. Sevgilisinin ailesiyle tanıştığı yemekte ve sonrasındaki araba sahnesinde iyice daraldım, bütün o oyunculuk tercihi ile ilgili yapılan tartışmalar, gizli yergiler, küçümsemeler, kibarca “gel seni bu hayattan kurtarayım”la aynı kapıya çıkan sevgi adı altında gösteriler. Var böyle insanlar, benim bu işe başlarken yanımda olan ailemin, hala yanımda olan insanların tamamı bana çok destek oldukları için kendimi çok şanslı hissettim. Tam o anda kız da zaten City’s in önünde cart diye frene basıp indi ya arabadan, biraz rahatladım, kalıp izlemeye karar verdim. Ne de olsa ben buraya korkularımı yenmek için gelmiştim zaten.

Filmin 1. yarısı bittiğinde etrafımdakilerin konusmaları beni kendi düşüncelerimden kopardı; “Ya nesini methettiler ki bu kadar bu filmin anlamadım valla!”... “Ne var ben anlamadım, bomboş bir film! Nesine ağladılar onu da anlamadım valla”

Düşündüm, anlamamaları o kadar normal ki; yürümeyi ilk öğrendikleri yaşlardan itibaren anne babalarıyla, ya da dedeleriyle Kuğulu Park’a gitmediler ki onlar. Gençlik Parkında bir su birikintisinin kenarında oturup, “Oh ne iyi ettik de geldik” diye ailecek mutlu mutlu bir pazar günü geçirmemişlerdir. Hayatının ilk yetişkin oyununu Şinasi Sahnesi’nde izleyip, aradan 20 yıl geçtikten sonra Ankara’ya tiyatro turnesiyle gelip Şinasi’de sahneye çıkmanın ne olduğunu kaç kişi bilebilir ki? Yazık anlamadılar tabi filmin 1. yarısından hiçbişey, kaç Kolejli tanıyorlar acaba hayatlarında? Ne bilsinler bizim her Haziran’da karne günü Tunalı’da yumurta savaşı yaptığımızı? Eminim 2. yarıda da çok şey anlamadılar, bizim anladığımızın onda birini anlayamadılar, onlar eminim oyun çıkışı “Napılır bu Ankara’da ya? Eğlenilecek bir yer var mıdır ki?” diyen çocuğun Ankara’ya yabancılığı kadar filme yabancı kaldılar. Manhattan’a gitmek nedir, Manhattan’da arkadaşlarının sahnede olması nedir, Manhattan’da sahnede olmak nedir, Botanik Parkı, Seğmenler Parkı, Kuğulu Kavşağı, And Sokak, Atakule, Karum’un merdivenleri, arkada otelin silueti, Cafemiz, ve hatta 5 saniyelik bir karede Esenboğa Havalimanı’nın dünya çapında aldığı ödülün görüntülenmesi, ne gibi bir anlam ifade etmiş olabilir ki salonda oturan çok aşık çiftler için? Film boyunca 06 plakaları görerek bile nasıl hasret giderdiğimi anlatmak isterdim onlara. Hani diyor ya Özgür Ankara’daki son sahne aldıkları yerde, bundan sonra yola İstanbul’da devam edeceğiz, ama kalbimiz hep Ankara’da. Hani Deniz’in dedesinin dediği gibi: “Ankaralılar için Istanbul bir başkasının çocuğu gibidir, gülünce iyi güzel de, ağladığında bırakıp kaçmak istersin” Benim için de böyle mi? Ne zor bişey insanın bir şehirde yaşayıp kökünün ve bütün kaynaklarının başka bir şehirde olması.

Ben de aynen filmin kahramanları gibi 7 seneden uzun zamandır buradayım, benim de ailemin dönüp gelmemi istediği çok zamanlar oldu, Ankara’ya dönmediğim için çok pişman olduğum zamanlarım vardır benim de. Hala her ay, o tren garındaki sahneler benim için de çeşitli istasyonlarda yaşanır; “Aman kızım dikkat et kendine, iyi ye, yorulma, paran var mı, üşütme sakın...” “Tamam merak etmeyin beni...” Benim de Ankara’da bazen dargın bıraktıklarım olmuştur, içimde o huzursuzlukla Istanbul’a döndüğüm zamanlra. Ama hiçbir kırgınlık, ağızdan çıkan hiçbir laf, etle tırnak gibi olan insanların birbirine hasret gitmelerine sebep olmamalı bence, hiçbirşey o kadar uzatmaya değmez bu hayatta. Sevdikleriyle evi arasında kilometrelerce uzaklık olan insanlar benim dediklerimi çok iyi anlayacaktır, hep bu korku ve endişe vardır, hepimizde.
Tesadüfler başrolde diyorlar bu film için. İki çocukluk arkadaşının yıllar sonra Istanbul’da karşılaşıp bir balıkçıda balık yiyerek başlayan hikayeleri sonun başlangıcı. Adamın iyi niyetli sıcaklığının altındaki mütevazi hali... “Benim de doğumgünüm olduğunu söylemek istemedim çünkü senin üzerindeki ilgi dağılsın istemedim” bunu yapacak ne kadar az insan vardır, ya da ben unuttum artık. Kızın deli dolu asiliğinin başına buyrukluğunun altındaki kırılganlığı ve yıllar öncesinden gelen kırılmışlığı. Babası tarafından hayalkırıklığına uğratılmış kızlar her zaman bize göre hayata 1-0 yenik başlıyor bence. Filmin bazı hayatımdan uzaklaşan minör hikayelerine rağmen o kadar çok sahne ve o kadar çok hikaye benimdi ki, yine aranızdan iki kişinin dediği gibi, sanki bu film benim hayatımı anlatıyor, 1977 Ankara doğumluyum, Kolej mezunuyum, oyuncuyum, aynı Deniz gibi genellikle bembeyaz giyiniyorum ben de bütün sahnelerimde, aynı onun gibi bambaşka bir duyguyla oynuyorum bazı günler bazı sahneleri, kafamdan neler geçiyor neler, tesadüf bu ya benim de doğumgünlerime genelde oyun günleri denk gelir. Ama adımı aynen kullanmak istememişler sanki, bir harfle değiştirmişler işte. En çok tesadüfler var başrolde bu filmi izleyenler için, ama yine aranızdan birçoğu ve benim için bu filmin başrolünde bir şehir var, çünkü bizim bütün hikayelerimizde hep bu şehir var; yürüdüğümüz sokaklar, araba kullanmayı ilk öğrendiğimiz yollar, o müzikleri dinlediğimiz, o oyunları izlediğimiz, top oynadığımız, yumurta savaşı yaptığımız, kuğulara simit attığımız... Çünkü, karın hiçbir yerde bu kadar güzel yağmadığı, bu çirkin kuru şehir bizim ailemiz, dostumuz, sevgilimiz, doğduğumuz ve er ya da geç döneceğimiz toprağımız.


Domuz gibi çıktım filmden. O birinci yarıda hiçbirşey anlamamış olan aşık çiftlerin hepsi çıkışta selpaklara dadanmışlardı. Ben bir damla bile ağlamadım, öyle kafam dimdik çıktım salondan, sonra da alışveriş merkezi’nden sokağa. Derin bir nefes aldım, düşüne düşüne eve yürüdüm karanlıkta. Bu filmin bana verdikleriyle Ankara’lı olmayan arkadaşlarıma verdikleri ne kadar farklıdır diye düşündüm, sonra da amaaaan dedim, bir sefer de bize olsun bu film, varsın bizim anladığımızı anlamayıversin Istanbul’lu. Ankara’yı ve uzakta olan bütün sevdiklerimi düşündüm.

Düşündüm ki bu filmden çıkınca aklınıza düşen, hemen aramak istediğiniz insanlar varsa, işte o insanlar önemlidir, onları hayatınızdan isteseniz de çıkaramazsınız.

Ve eğer bu filmi izledikten sonra aklına düştüğünüz, sizi hatırlayan insanlar varsa, bilin ki onlar için de siz aynen öylesiniz.

Eve geldiğimde aynada kendi görüntüme inanamadım, setten çıktığım için makyajlı olan suratım, aynı Deniz’in son sahnedeki hali gibi yol yol yanaklarımdan aşağıya akmış. Bir ölüyü oynadığım için her zaman olduğu gibi beyaz olan kostümlerimin paltosu vardı üzerimde. Aynı Deniz’in son sahnedeki hali gibiyim. Ve hiç ağlamadığımı düşünürken nasıl  bu kadar ağlamışım ben?
Yokladım kendimi.

Yok, ölü değilim, çok şükür yaşıyorum, demek ki hala umut var!
- 03.03.2011 -

Elegy - Bir kitabı on yıl sonra tekrar okursanız...




Bir kitabı 10 yıl sonra tekrar okursanız sizin için anlamı değişir mi acaba? Ya da bir filmi? Yıllar sonra aynı masalı tekrar yaşasanız, acaba bu kez diğer yollardan mı gidersiniz?
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir bilge varmış. Bu yüzünde çizgiler olan “bilge adam”ın işi bildiklerini anlatmakmış, resim, edebiyat, müzik, heykel bütün bildiklerini anlatırmış gençlere.
Bir gün onu dinleyenlerin arasında ışık gibi kusursuz bir “çocuk kadın” dikkatini çekmiş. Çocuk kadın bilge adamın ellerinde yüzünde gördüğü her bir çizgiye, onu bugüne taşıyan her ize ayrı ayrı hayranmış. Adam o günden sonra anlattıklarının hepsini bu kusursuz kıza anlatmaya başlamış, çünkü artık gördüğü her resim onun yüzü olmuş, duyduğu her müzik onun seslenişi gibiymiş ve bilge için ondan daha güzel hiçbir heykel yokmuş artık dünyada.
Ama işe bakın ki bilge adam, sırf yüzündeki derin çizgilerden sebep, bu kusursuz çocuk kadının ona böylesine aşık ve bağlı olmasına inanmıyormuş bir türlü. Yüzündeki çizgilerin sebebi olan o yıllar boyunca yaşadığı başarısılıklar, hayalkırıklıkları hepsi bir olup bilge adamın kulağına şöyle diyormuş sürekli: “İnanma ona, kendi gibi kusursuz bir gencin gelip onu senin yaşlı ellerinden alıvermesi an meselesi... inanma, bağlanma...”
Günler geçtikçe kızın aşkıyla birlikte adamın şüpheleri de büyümüş ve çocuk kadının onu bırakacağından artık o kadar korkar olmuş ki onu kendinden gittikçe daha da uzağa atmış. Sadece yüzünde çizgiler olmadığı için, sadece kusursuz olduğu için sevgisine inandıramayan çocuk kadın ne yapsa olmamış. Bilge adam yıllar boyunca etrafına ördüğü o yüksek duvarlarının dibinde durup onu içeri alması için her gün yalvaran bu kusursuz kıza kapısını hiçbir zaman tam olarak açmamış.
Bir gün bu kusursuz kızın çocuk kadın kalbi o kadar çok kırılmış ki, “artık git” demiş. Böylece bilge adam onsuz, çocuk kadın da bilgesiz kalmışlar hayatta. Ta ki karlı bir gecede çocuk kadın bilgesinin kapısını tekrar çalana kadar. “Bak artık kusursuz değilim”demiş. “Şimdi ne olacak? Acaba artık kusursuz olmadığım için beni bir daha asla sevmeyecek misin, yoksa şimdi hayat bizi eşitledi ve bu yüzden artık beni sevebilir misin?”
Bilge adamın yüzündeki binlerle çizginin içi yaşlarla dolmuş. İstediği bu değilmiş ki, peki ama istediği neymiş ki? Bir yaşlı bilge, hayattaki tüm başarısızlıklarına, bu başarısızlıkların onu bencil ve korkak bir adama dönüştürmesine, bu çocuk kadının geçen zaman içinde kendi verdiği acılarla nasıl böyle büyüdüğüne, kendisinin nasıl bu kadar kör olabildiğine, geçen zamana, kızın artık var olmayan kusursuz güzelliğine ve kaybettiği herşeye ağlamış.
Bilgenin ilk derste sorduğu soruyu bu kez kız adama sormuş: Bir kitabı on yıl sonra tekrar okusak bizim için anlamı değişir mi acaba? Hayat aynı kitabı tekrar okuma şansı vermiyor insanlara...


Ben 1 yıl sonra yine bir cumartesi öğleden sonra aynı filmi izledim. Benim masalımdaki hikayenin asıl adı Elegy. Yüzünde çizgiler olan bilge adam David Kepesh’i Ben Kingsley oynamış. Kusursuz kız, çocuk kadın Consuela’yı da Penelope Cruz.
Aynı hikayeyi 1 yıl sonra bir daha düşündüm. Benim için aynı değildi... Paylaşmak istedim, paylaşmaktan keyif almadığım şeyleri hiç yaşamamayı seçiyorum zaten.