Pages

May 20, 2014

Atatürk'ün "Gezi" Manifestosu


Bütün şifreler elimizdeyken biz hep Amerika'yı yeniden keşfetmeye çalışıyoruz aslında.
Bizim yüzlerce millete yüzlerce yıl yetecek zekâ, erdem ve öngörüye sahip bir liderimiz varken biz çıkış yollarını her gün değişik, farklı daha yeni bir yerlerde arıyoruz.

Ama bana öyle geliyor ki, onun bu mücevher kıymetindeki yönlendirici sözlerini bizler onun sevgili evlâtları tartışa dururken; onun adını ve eserlerini silmek isteyenler bizden kat kat iyi bellemiş ve işlerine yarayan ipuçlarını zaten yıllardır da uyguluyorlar. Biz nerede hata yapıyoruz derken bunları da düşünmek lazım. 

Senin "Aman sakın putlaştırmış olmayayım, aman Kemalist olarak yaftalanmayayım" diye temkinli sevdiğin, adını temkinli andığın, temkinli savunduğun Mustafa Kemal Atatürk; sevgili Gezi'li arkadaşım, senin manifesonu senden 80 yıl önce yazmış. (Burada sözüm özellikle de, dün Atatürk'ün adını bile anmadan bir 19 Mayıs bildirisi yayınlamış olan Gezi Partisi'ne)  

Ben susuyorum, sizi Atatürk'ün Bursa Konuşması ile başbaşa bırakıyorum.

Nam-ı değer; Atatürk'ün Gezi Parkı Manifestosu ve hikâyesi: 

"1933 yılı Şubat ayında, Bursa Ulucami önünde Ezan’ın Türkçe okunmasına başkaldıran 100 kadar gerici tutuklanır. Olayı duyunca, daha birkaç gün önce ayrıldığı Bursa’ya dönen Atatürk’e; “Bursa gençliği olayı bastıracaktı. Polis ve adliyeye olan güven nedeniyle, karışmadı ”, denilince Atatürk bu konuşmayı yapar:
“Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır.’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir.’ diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, ‘Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.’ diyecek.
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, ‘Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.’
İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği!”

May 14, 2014

"Ölüm madencinin kaderinde var"

"Maden kazası madencinin kaderidir... Ölmek bu işin kaderinde var..."

Her gün toprağın yedi kat altına inilen işi güvenliksiz, kayıtsız, sigortasız yapmaya mecbur kalmak da mı kader? ("Tarım bitti hayvancılık bitti, tütün bitti, tohum bitti. Madende çalışmaktan başka iş kalmadı bize" diyor bölge halkı)

Devletin her türlü imkanları Soma için seferber edilmiştir ("Ocağın içine temiz hava basıldı. Madenlerde yangın kaynaklı felaketlerde içeride ne olduğu bilinmezliğine sıkılan oksijen böcek yuvasına ilaç sıkmakla eşdeğerdir" diyor bazı uzmanlar)

İş güvenliği konusunda yapılan düzenleme ve çalışmaları biz yaptık (sonra da taşeron firmaların kârdan fedakarlık edip de yapmayı vicdanlarına bıraktığınız düzenlemeler... Madencilikteki 17 Ağustos'umuzun üzerinden 16 saat geçti, Çalışma Bakanı'nın sesini açıklamasını duyan henüz olmadı)

Kaybettiğimiz kardeşlerimizin sayısını henüz tam olarak bilemiyoruz, ama sıkıntı büyük olabilir (bilemezsiniz tabi sayın Enerji Bakanım, Çalışma Bakanımıza bir sorsanıza kayıtsız sigortasız çalıştırılan işçi ve çocuk işçiler olmasaydı aşağıda kaç canımız olduğunu bilebilirdik herhalde)

Madenlerle ve koşulları ile ilgili mecliste soru önergesi verenler olmuş, ama Seferoğulları verdi diye Tellioğulları hiç gündeme almadan kaldırıp atmış (zaten sendiklaran bu kadar pasifize edildiği, örgütlü mücadeleden bu kadar korkulduğu bir siyasi ortamda işçinin ne durumda olduğunu onlar da ancak el yordamıyla bu kadar yapabiliyor)

"Acımız büyük, milletçe birbirimize kenetlenelim, bundan siyasi malzeme yapmaya çalışanlar utanmalıdır" (Ocağın içinden ölü çıkarıp da ambulansa kadar gaz maskesi takarak canlı göstermeye çalıştığınız, ambulansın kapıları kapanır kapanmaz maskesini çıkarıp yüzünü örttüğünüz canların hesabıdır bu. Hastanelere sığmayıp, Kırkağaç kavunlarının saklandığı soğuk hava depolarından taşan bedenlerle birlikte kavrulan yok olan yakınlarının hesabı. Kameralara "AKP'ye kaydolmayana iş vermiyorlar" diye haykıran ve sabah vardiyasında koşa koşa kendi ocağında iş başı yapmaya mucbur madenci kardeşine anlat bunları, biz hikâyeyi biliyoruz)

Kurtarma ekibi yollamadan önce, sizi güvende hissettirecek çevik kuvveti yolladığınız Soma'yı bize kahraman edasıyla olmadı mağdur edebiyatıyla anlatırsınız haftaya.

Ama ölüm madencinin kaderidir sakın demeyin bir daha.

Benim annem Soma'da doğmuş, ilkokulu Tavşanlı'da bitirmiş. Sebebi belli işte; linyit kömürü. Şimdi maden mühendisleri odasına kayıtlı bir de kardeşim var. O da sürekli dolaşıp duruyor madenlerde. Rahmetli dedeciğimin linyit ocakları arasında atla dolaşan bir mühendis olduğu yıllarda da, bizzat ocağın içinde olduğu zamanlarda da, sonrasında linyitin kömürün bürokratı olduğu zamanda da, üniversitede öğrenciler yetiştirdiği zamanda da madende yaşanan her felâket bizim ailede hep çok büyük acıya sebep olurdu. Anlayamıyordum, ama öyle iyi hatırlıyorum ki...

Ama yine de şehit filan denmezdi göçük altında kalan maden işçisine, böyle rüşvetler yoktu tabi daha.

"Ölüm madencinin kaderidir" lafını söyleyebilecek bir başbakanı ise kimse hayal bile edemezdi o zamanlar...




Hayaldi gerçek oldu.

Allah sabır versin bu millete.
Başımız sağolsun.
Ama ateş düştüğü yeri yakıyor işte...

April 22, 2014

23 Nisan'dan Ötürü...

Çocuklar soru sorarlar.
Çok soru sorarlar, sürekli sorarlar.

Mesela bir gün dinlemek istediği bir şarkıyı her zamanki gibi açmaya çalışıp açamayan çocuk "Biz youtube'a ne yaptık ki kapandı?" diye sorabilir.
Bir an kalırsınız öylece...

Ağaçların niye yerlerinden söküldüğünü de anlamamışlardı zaten. Niye eskisi kadar büyük salonlarda çocuk oyunları izleyemediklerini de...

Sonra seçim var dedik, herkes yazıp sandığa atarak kendi fikrini gösterecek dedik. Seçimlerde oylar sayılırken mızıkçılık olmasın diye sandıkların başında bekleyeceğiz dedik.

Sonra seçimler bitti oylar sayıldı.

Sordular tabi, "Ne oldu niye tekrar onlar seçildi? Hani ağaçları kesmişlerdi, hani herkesin hakkını elnden almışlardı?" diye sordular.

"Demokrasi" diyecektik, diyemedik.
Pek dilmiz varmadı.

Çocuklar soruyor, cevap bekliyor.
Ben de bekliyorum.

Her salı dinliyorum, birisi önündeki mikrofonu patlatırcasına bağırarak intikam yeminleri ediyor, balkonlar tezahuratlarla alkışlarla kendisini onurlandırıyor. Meclisin ilk kurulduğu zaman nasıl bir hoşgörü ve birlik içerisinde çalıştığını anlatırken, Gazi Mustafa Kemal'e neden "Atatürk" demeye dilinin bir türlü varmadığının cevabını bulamıyorum.

Çocukların kafasını kesilerek öldürüldüğü komşu ülkede, bu vahşeti yapanları Başbakan neden destekliyor sorusunun cevabı bir Allah'ın kulunda yok.

Biz kendisinin dediği gibi "şımarıklık" olsun diye mi İşçi Bayramı'da meydanlardan meydan beğenmiyoruz Taksim de Taksim diye tutturuyoruz? Peki o çirkin "yayalaştırma" bozuntusu hali boşuna mı yapıldı Taksim'e?

Gözbebeğimiz Cumhuriyetimiz 95. yaşına girerken başında kim olacağını konuşuyor ya herkes bu günlerde, hem de kenarda oturmayacak, koşacak koşturacak terleyecek ve terletecek...

Hepsini bırakıp bir de bu soruya çocuk gözüyle baksanıza;
"Ülkenin en en eeennnn büyük başkanı..."
Çok cesur, çok akıllı, çok iyi kalpli ve güçlü birisi olmalı kesin

Çünkü her zaman haklılar kazanır haksızlar cezasını çeker.
İnsanlar iyi insanları severler ve seçerler, kötülere dersini verirler

Bişey diyemezsiniz, öylece kalırsınız.

Ben bütün değer yargılarının teker teker yerle bir olduğu bu düzende çocuk olmayı hiç istemezdim. Her sorumun cevabının kafamı biraz daha karıştırdığı, doğrularla yanlışaların bu kadar birbirine karıştığı, büyüyünce nasıl iyi bir insan olunabileceğini tam kestiremediğin bu zamanlarda çocuk olmak çok zor.

Siz yine de sorun, hiç vazgeçmeyin sormaktan. Sonra dinleyin, okuyun, öğrenin tarihinizi ve bugününüzü, Ata'nızı ve isimsiz onca kahramanınızı. Bayramınızı gönlünüzce kutlayın yarın, ama mutlaka kutlayın. Bu bayrama nasıl sahip olduğunuzu, dünya üzerinde ne kadar şanslı çocuklardan olduğunuzu öğrenin, size verilen armağanın kıymetini bilin.

İyilerle kötüleri ayırdetmekte kafanız karışması normal, siz yine hep sorun. Size verilecek cevapları aramaktan vazgeçersek yazıklar olsun bize.

Bütün parlak gözlü aydınlık gülüşlü çocuklara sevgilerimle!

İyi bayramlar hepimize :)
22 Nisan 2014




April 1, 2014

Ankara Seyircisi Zordur

Öyle bir gerçek vardır, hepimiz biliriz...

Ankara seyircisi hepimizi korkutur. İstanbul'da, Anadolu'da, İzmir'de seyirciyi ağlatabildiğiniz, güldürebildiğiniz, tepki alabildiğiniz bir oyunla bu kez Ankara turnesine çıkarsınız. Sessizce izleyebilir sizi, hiç reaksiyon vermeyebilir. Bir süre sonra, oyunun hep reaksiyon aldığınız belirli bölümlerinde salon sessizce çıt çıkarmadan oturmaya devam ederse sinirleriniz bozulabilir.

Ve hatta birinci perdenin sonunda koltuklar boşalabilir. Oyunun ortasında çıkamayacak kadar sahne kültürüne saygılı, ama beğenmediği bir oyunu son perdeye kadar izleyemeye kendini mecbur hissetmeyecek kadar da kendi haklarına saygılıdır.

Büyüklerimiz ustalarımız hep derdi, şimdi yeniden düşünüyorum; "Hele bir Ankara turnesi yapalım da oyun rüştünü ıspatlasın..." 

Çünkü Ankara; bugünkü egemen kültür(süzlüğe) bakmayın, soğuk da dense sıkıcı da dense, demokrasiyle, hak ve özgürlüklerle nefes alıp verebilen, kendisine verileni olduğu gibi kabul etmeyen, itiraz ve başkaldırı alışkanlığı üzerine kuruludur.

Mesela ODTÜ diye bir olgu vardır Ankara'da.
Siyasal vardır.
Ve bunlar Ankara'nın dokularına işlemiştir, her verileni öylece almaz.

Bakmayın siz 20 yıldır o Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunda oturana; otursun kalksın dua etsin Ankara halkının "demokrasi" düşkünlüğüne, onun gibisine bile ses çıkaramaz, seçimi bekler.

Ama şu gün gördük ki, biz hiç bir seçimde gerçekten seçim yapamamışız aslında. Biz seçtik sanmışız, onlar bizim elimizden çıkan oyları bir abrakadabra ile bozuk paraya çevirmişler. Biz de çoğunluk bozuk paraya oy verdi sanıp, saygıyla kabul etmişiz çıkan sonucu.

Bu kez Ankara mecbur bırakıldığı bu kötü oyunu izlemeye itiraz ediyor, salondan çıkıyor, yuh'luyor, hakkını arıyor, bilet parasının iadesini istiyor.

Hayatında ilk defa oy verdiği bir partiden olan adaylığıyla, koca bir şehri değil koca bir ülkeyi peşine takıp demokrasi umudu olabilen bir başkanı hak ediyor Ankara; geceyarısı YSK'yı basan, sandıkları merdiven altlarında bekleten bir Büyükşehir Eşkiyasını değil.

Bakmayın siz Ankara'lıların her gün trafikte, mecliste oturup elini kaldırıp indirenleri beklediğine...
Bakmayın siz Çankaya'lıların her gün Cumhurbaşkanı'nı, Başbakan'ı ve konvoylarını sessizce çekmesine...

Ankara'dan çıkan ses bütün bir ülkeye yayılır ve her bir oy veren tek tek dönüp kendi hakkını arayabilir.

Mansur Yavaş bunu yaparsa Üsküdar da yapar, Beyoğlu da yapar, Antalya da, Ardahan da. Sonuç değişir ya da değişmez ama her bir oyun ne kadar kıymetli olduğunu Yalova'da gördük işte.

Onurumuzu çiğnetmeyecek, aç susuz uykusuz gözümüz gibi koruduğumuz sandıklarımızın güvenliğine zeval gelmesine müsade etmeyecek, demokrasiye saygımızı incitmeyecek, bizimle birlikte hileye hurdaya karşı durabilecek büyük başkanlara ihtiyacımız var. 

"Bir tek insanın burnu kanasa, ben ne yapayım o koltuğu mevkiyi" diyecek birisi... Haydutlukla, kabadayılıkla, eşkiyalıkla değil; hakla hukukla dayanan...

Biz Türk milletiyiz, direnmek kanımızda var, yeter ki yanımızda bir büyük olsun, gölge etmeyen destek eden...
 
Ankara seyircisi ayağa kalktı, demokrasi rüştünü bir kez daha ispat etti Ankara'da. Asla kabul etmedi, bir an bile demokrasinın gücünden vazgeçmedi.

Belki bundandır, Ankara'nın bozkırında yetiştiğimden... 
Nereye gidersem gideyim "angaralı" kaldığımdan...

Ya da aslında kanımızda hala kalan miktardaki gücü ayağa kaldıracak bir Başkan umudumuzu yeşerttiği için. 

Yavaş olsun ama tam olsun...
Tüm ülkeme yayılsın...

- 01.04.2014 -

"Bir tek insanın burnu kanasa, ben ne yapayım o koltuğu mevkiyi" diyecek birisi... 
Haydutlukla, kabadayılıkla, eşkiyalıkla değil; hakla hukukla dayanan...

March 28, 2014

Çanak Sorular

Bazı sorularım olacak...

Kronolojik sıradan bağımsız olarak ve binlerce cevapsız soru arasından seçilerek hazırlanmıştır.
Lütfen bildiklerinizden başlayın. Bilmediklerinizle çok vakit harcamayın atlayın.
Zira süre oldukça kısıtlı, 48 saatten az zamanımız kaldı.

1. Kapatıldıktan hemen sonra, daha da büyük bir yoğunlukla Twitter'a girilen bu ülkede bir hafta sonra Youtube'u da kapatıp komik olmaya devam edebilen hangi ülkenin hükümetidir?

2. Seçimlere 1 hafta kala; önce Niğde'de kurgulanmış bir terör saldırısı ile kendi yurttaşlarıını katleden, ardından  kendi hava sahasına girerek "Suriyeli rolü yapan" bir uçağı düşürüp savaş yolları arayan hükümet vatandaşını ne yerine koymaktadır?

3. "Kimin işine yaradığını bilirseniz, kimin yaptırdığını da anlarsınız" diyen devlet adamı, bir anlamda bir itirafta bulunuyor ve son dakikada bir manevra ile aslında sine-i millete döndüğünü açıklıyor da biz mi anlayamıyoruz?

4. Kendilerini dinleyen herkese hakaretler saydırıp beddualar ederken kendileri dinlemeye bile zahmet etmeden direkt "evlerin içine girip ordan görüntü kaydı alma" telkini ile Milli İstihbarat Teşkilâtını kendi aile içi belgesel kameramanı gibi kullanan bir Başbakanı hiç duymuş muydunuz?

5. Duydunuz mu demişken... Dün siz de tüm Türkiye'de bir siber saldırı gibi dalga dalga yayılan o tuhaf, sesi duydunuz mu? Camdan beline kadar sarkmış, aşağıdaki çocuklara "Aaaayyhh! Topunuzu keserim, inlerinize girerim, başka yerde oynalyın leeen" tonlaması ile bağıran bir başbakan varmış, gördünüz mü?

6. Kendi seçmeninin yarısından çoğunun parti politikalarından vesaire bihaber olduğundan, yani AKP'ye değil, Tayyip Erdoğan'ın kendisine gönül verenler (boy, pos, ses, atarlanma, azarlamaya meftun olanlar) olduğunu bilmiyor mu? Bunu biliyorsa nesine güvenip de o sesle meydanlara çıktı?

7. Biz sese bak diye gülerken Dışişleri Bakanlığı'nın ofisinden sızıveren ve siyaseti kendi vatandaşının kanında boğma planları yapan sohbeti dinleyebildiniz mi?

8. Youtube biz bunu dinleyemeyelim diye kapatıldı ama tabi ki kapanan eden bir sey yok, "Yine kapatamadı..."diye cümle âleme rezil olmak dışında bir fark yaratabildi mi?

9. Tam bu noktada bir de dışardan soru almak istiyorum: "Twitter Youtube, bu nereye varacak Türkiye?" (Stefan Füle)

10. Bu kaydın içeriğinin konuşulmasını tartışılmasını engelleyen RTÜK, yaptığı açıklamada: "Özel hayata saldırı olması sebebiyle" dedi. Ülkeyi savaşa sokmak için kurgulanacak düzmece senaryoların tartışıldığı ses kaydının neresi özel hayat? Dışişleri Bakanının evinin yatakodasında mı yapmışlar bu konuşmaları?

11. Bu son dinlemeyi ileri derecede büyük bir tehdit ve casusluk olarak kabul edenlere gelsin bu sorum: Casuslar devletleri dinler, bu siyasi mafyayı dinleyen neden casus olsun ki? Ahlaka aykırı olan kısmı neresi dinleme mi yoksa içerik mi?

12. "Vatan Haini" kimdir, kime denir? Kendi vatandaşını birbirine kırdırma konusunda son noktaya vararak kendi hava sahasına girecek uçak angaje eden, komşu toprağından adam toplayıp kendi toprağına füze attırarak savaşı meşru kılacak mafya hükümet mi, yoksa bunları dinleyen, sızdıran, halka açan gizli güçler mi, yoksa, yasak masak dinlemeden bu konuyu tartışan konuşan hesabını soran vatandaş mı?

13. Haftalardır aynı şeyi sorup duruyorum, artık birisi bir cevap versin; dinlemelerin usulsüzlüğünden bize ne? Dinlenen içerikler bu kadar can alıcı, hem de mecazi olarak değil kelimenin gerçek anlamı ile "can alıcı" iken, dinlemenin usulü kimin umurunda?

14. Bir de şu dün akşam CHP telefonlarından binlerce kayıtlı seçmeni arayıp ya da sms atıp "Adayımız Sarıgül yarıştan çekildi, boş oy atarsanız partimiz adına kazanç olacaktır" diyenler kimler? Ankara'da kabadayılarını piyasaya süren sonra TV'de ağlayan kim?

15. Pazartesi sabahı diliyorum ki çok büyük bir rahatlama ve umutla uyanacağız. Ama yine ve hala, aylarca daha bu hükümetin kafaya göre politikaları ile yaşamaya devam edeceğimizin farkında mısınız? Çünkü bu seçim malesef genel değil, yereeeel, yereelll... Soluğunuzu, sabrınızı, enerjinizi, aklınızı daha uzun bir maraton için hazırladınız değil mi?

16. Ben 30 Mart Pazar sabahı, Başbakan'ın da ikamet ettiği ve oy vereceği ilçede, bir başka okulda görevliyim. Bütün arkadaşlarıma tuttuğumuz ve atmaca gibi korumaya çalışırken sabırla ve sükûnetle sakin kalmaya çalıştığımız "şeffaf kalelerimizde" kolaylıklar dilerim. Kendi seçim sandığınıza gidip oyunuzu verip dönerken de sevdiğim bir gazetecinin "daha az dayatmacı" önerisini hatırlatmak istiyorum:

"Pazar günü oyunuzu kullanın, lütfen hatalı sollama yapmayın..."

Rica etsem, izlemeyenler izlesin, izleyenler izlemeyenlere izletsin...
http://vimeo.com/90230052

Mutlu ve umutlu bir pazar gecesinde görüşmek üzere...

Şeniz Kurultay Gürakan
- 28.03.2014 -

March 20, 2014

Sandığın başına geçtiğimizde...

Demiştim ya, izliyorum ve anlatıyorum.
Kafdağımın ardından tepetaklak ineli çok oldu ama halâ izliyorum ve halâ da şaşırıyorum.

2 gün içerisinde bile bir yıla sığabilecek kadar fazla olaya şahit oluyoruz, ağzımız açık hepsine yetişmeye çalışarak takip ediyoruz etrafımızda olan biteni.

Seçim meydanlarından, her iki cümlede bir gönderme yaparak, aslında aklınca bitirmeye çalıştığı eski ilişkisinde kalbini kıran eski sevgilisine laf sokar gibi gibi halka şikayetlerde bulunan bir zavallı adamın, öfkeyle hırsla egoyla parmağında döndürdüğü bir ülkede yaşayan insancıklarız biz en nihayetinde.

Ama benim sözüm başka iki kişiye olacak...

İlk önce bu ülkenin din ile yaşayan insanına. "Dinci" ile "Dindar" aasındaki ayrımda nerede durduğunuzu on gün içinde  kendinize kanıtlayacaksınız. Başka hiç kimseye değil, yine kendinize.

Dini kendisine yol yapmış, üstünde gide gele bundan kirli çıkarlar sağlamış ve bu aciz nemalanmaları bitmesin diye bu yolda ısrarla devam edecek kadar fakir olduğunu hiç sanmıyorum maneviyatınızın. Kul hakkı yiyen, evleri ocakları karartan, Allah, kitap ve kutsal olan her ne varsa hepsi ile, en iyimser ifade ile dalga geçen bozuk insan türünün bir kez daha sırtını sıvazlayarak, durmak yok yola devam dedirtmeyeceksiniz değil mi?

Başka hiçbir şey, ne kişisel özgürlükler, ne demokrasi, ne insan hakları, hiçbir tanesinin yeri olmadı belki bugüne kadarki yaşam arayışlarınızda. Ama sadece bu din düşmanı inanların gerçek yüzünü gördüğünüz için ayrışacaksınız bundan sonra. İşte o gün sandığa giderken "bismillah" diyip pusulaya mühürü basarken, dinci ile dindar arasından hangisi olduğunuza basacaksınız vicdanınızdaki mührü. 

Belki bunları okuycaklar arasında, bu üstte yazdıklarımın muhattabı hiç kimse olmayabilir, Ama yine de bunları söylüyorum, üstüne basa basa. Belki asla okumayamayacak olsalar da, onlara da içimden bir cevap vermiş oluyorum son duyduklarımızdan sonra. Dinci misiniz dindar mı, soru çok basit aslında, cevabı da sizde.

Asıl sözüm ise aslında kesinlikle okuyacak olanlara...

Asıl sözüm sana çünkü sen benim arkadaşımsın, meslekdaşımsın, aile dostumsun ve yarın öbür gün olur da 30 Mart'tan sonra aynı senaryo tekrar oynanırsa; malesef yine oturup beraber dertlenip ne olacak bu memleketin hali diye konuşacağım insansın.

Biliyor musunuz aslında en büyük güç bizde. Öyle görünmese de. Beğenmeyen, değişim isteyen, itiraz eden, eleştiren insanlarız biz. Bugün de aynen öyle yapıyoruz.

Ama ne olur bugün yapmayın.

Çünkü hayatta herşey iyi veya kötü zamanlamadan ibaret. Ve şu an zamanlama çok kötü.

Sandıklarımıza sahip çıkmak için sabahın köründe kalkıp, sırf daha fazla oyun oynanmaya müsait diye oy vereceğimiz merkezden çok daha uzak semtte bir okula gidip tüm gün orada gözümüzü dört açıp beklediğimiz bir seçim daha olmuş muydu? Benim olmamıştı... 

Şimdi gördüğüm lüzum üzerine, belki de haddimi aşarak söylüyorum ki, oylarımızın çalınmasından da sahte oylardan da herşeyden daha büyük bir tehlike var bizi bekleyen, o da kendi elimizdeki oy pusulası. 

Bu yüzden hangi ilde hangi ilçede hangi adayın daha güçlü olduğu konusunda yapılan sohbetleri elinizin tersi ile itmeyiniz, ilgi gösteriniz. Siz hepsine burun kıvırırken, milletçe hep birlikte beton duvara doğru son sürat ilerlediğimizin farkında olun.

Lafı fazla uzatmayacağım canım arkadaşlarım. 30 Mart sandığı kalbinizle oy vereceğiniz sandık değildir. Malesef sadece ve sadece aklımızla oy vermemiz gereken bir seçime doğru gidiyoruz.

Çok fazla konuşmama da gerek yok, çünkü bu konun muhattabı olan herkes daha ilk cümleden ne anlattığımı zaten anladı biliyorum. Ama ben yine de kendimi tekrar söylemek zorunda hissediyorum:

Demokrasinin en küçük hücresine bile rastlamamız mümkün olmayan bu günleri, normal bir seçim zamanı ile kıyaslamadan, sandığın başına geçtiğimizde kalbimizle değil aklımızla oy vermemiz gerektiği konusunda şiddetle ısrar ediyorum. Demokrasimizi tekrar kazandığımızda yapacaklarımızı bugünden yapmayalım. Kaybeden hep biz oluyoruz. 

Ve beni tanıyanlar çok iyi bilir.
Kalbini unut aklınla hareket et cümlesini hayatında ilk kez kurmuş bir insan olarak söylüyorum bunu sizlere.

Umarım da son olur.

20.03.2014
   

March 13, 2014

Sevme İstemem


Biz seni yıllar öncesinden gelen intikam hislerine bulanmış hıncınla tanıdık. 

Daha ilk "Eyyy eli öpülesi analar" dediğinde, yıllar sonra "ananı da al git" diyen adam içinden ne zaman çıkacak diye bekliyorduk.

Ta en başta "Türban meselesi" diye bir meseleyi hiç yoktan kafamıza sokup, demagojik oy dilenmelerini dinlerken "başörtülü bacınla" ilgili akla gelmedik fantazilerini ne zaman su yüzüne çıkaracaksın merak ediyorduk.

"Yaradılanı severiz, Yaradandan ötürü" dediğinde çoktan biliyorduk, ne yaradılan insanı, ne ağacı, ne de hatta çocukları sevemeyecek kadar para ve güç aşkıyla kör olmuş olduğunu.

Şimdi Berkin'in vurulmasının üstünden 270 gün, ölümünün üstünden günler geçmiş, hala "bir başsağlığı dilemez mi insan" diyoruz….

Dileme istemem. 

Bu kağıt kesiği gibi içimizi doğrayan ölümlerin ardından tek yorumun "Borsa sabah biraz düştü, ama akşama toparladı, bir şeycik olmaz" olarak kalsın ne olur, üstüne hafifletici hiç bir söz söyleme istemem... 

Adını anmak istemediğim hükümet artığı bakan mesela. Sen de lütfen hiç bir yerde çıkıp özür dileme yazdığın sonra da korkup sildiğin o en samimi düşünce ve hisleri için. 

Hep böyle kal, hep çıkarına yakın.


Biz sizi görür görmez tanımıştık da, bilmeyenleri görmeyenleri tanımayanları bekledik yıllarca. Şimdi takke düştü fesat göründü. Hadi şimdi bu gazla sandık başına!

Dün küçüğü uğurladık, ben bu kalabalığı Uğur Mumcu için gördüğümden beri hep acının içinde umut dolarım. Sokaklarda milyonların içinde bir zerre olarak yürürken düşündüm; nasıl birşeydir acaba milyonların tek bir ağızdan senin adını nefretle haykırması diye. Sen peki biliyor musun insan olmanın nasıl bir şey olduğunu? Yaradılanı, insan ağaç çocuk hepsini, gerçekten Yaradan'dan ötürü sevmeyi. Artık bu saatten sonra da bilme istemem. Sen bilmediğini her gün kanıtla ki kalan 17 günde de senin gibi gözünü kan bürümüş canavarlara oy vermeye eli gidecek insan kaldıysa, onlar da bunları tek tek görsün.

Sen hala can pazarına çevirdiğin sokaklarda canını kurtarmaya çalışana elini uzatanlara "işverenler insanları tahrik ediyor" diyerek dil uzat. O adam yıllar önce parti kurduğunda ben ve bir kaç arkadaşım günlerce ve gecelerce uğraşmıştık bir yerlere gelebilsin diye. Ama daha görecek günlerimiz varmış. Şimdi temiz olduğu için siyasetin hep kenarından dönmek zorunda kalan o koca koca adamlar, senin sokaklarda yarattığın dehşeti ve pislikleri temizleyerek insanına merhamet, vatanına hizmet etmeye çalışıyor.

Sen artık ne hizmet et, ne de merhamet et, ne de onlar üzerinden siyaset, hiçbir şey istemem. 

Bir de vakti zamanında bu geldiğimiz noktaya koşar adım yaklaşırken, kirli çıkar ağlarından beslenerek, yetmez ama evet diye haykıran "hissiyat sahibi" kanaat önderlerimiz var hani. Sizler de bunca yıl kişiliğinizi koyacak yer bulamayıp, şimdi bugün de Berkin'in ekmeğine mi ortak olmaya döndünüz? 

Kaynananız seviyormuş hepinizi. Afiyet olsun. Dikkatli yiyiniz. Çünkü affetmek unutmaktan sayılmaz. 

Somali konserleri, uçakta seyahatler, beraber ağlaşmalar, konutta ağırlanmalar. Bu güzel muhabbetiniz, bir hükümet görevlisinin çıkarı ile ters düşünce "Valla biz de sizin nikahsız yaşamanızı tasvip etmiyoruz Sertab Hanım" sözü ile bitiveriyor işte.  Çok gülüyoruz biz sizlere... Aman sakın küsmeyin, istemem.

Hükümetin tüm karanlık kaleleri düşmüş tüm gerçek yüzleri görünmüşken, bunca canilikleri ortaya dökülmüşken, artık milyonlarca insan bir tek katili işaret ederken, hatta batmak üzere olan gemiyi çıkar sahibi fareler bile terkederken, biz artık sokaklarda can vermeyelim ne olur.

Şimdi bu kalan 17 günde, artık sokakta şehirlere göre buluşma saatlerini gösteren çizelgeleri değil, hangi şehirde hangi parti daha güçlüyse onu gösteren, ona oy vererek bize çıkış yolunu gösteren çizelgeleri güncelleyerek paylaşalım birbirimizle.

Sandıklarımıza sahip çıkmak için yapabileceklerimizi araştıralım, demokratik haklarımızı bu şekilde kullanalım, demokrasi dışında ne varsa sürüklenmeye çalışıldığımız hepsine direnelim.   

Önümüzde çok büyük bir sınav var. Sınava hile karıştırıp sonuçları değiştirmeye, olay çıkarıp sınavı iptal ettirmeye veya vatandaşı polise, polisi kürte, kürtü milliyetçiye kırdırmak isteyene müsade edersek bu zeka testinden çıkamayacağız. Elvan Ailesi, Cömert Ailesi, Sarısülük Ailesi, Korkmaz Ailesi, onca ev ocak, yaşanan her yeni kayıpta bir sefer daha ciğerinin tam ortasınan vurulmasın istemem. Camilere, cem evlerine, kiliseye, emniyete, askeri kışlaya, evlere yeni yeni tabutlar gelmesin, bunlardan beslenen kurtlar artık semirmesin istemem.   


Bu arada, Eğemenliğini Bağışlayan'a en güzel cevap da Berna Laçin'den gelmiş, Can Yücel'den gönderme yaparak bir tweet atmış; Nekro sensin, fil de seni sevsin demiş. 

Fillerden cevap gecikmemiş; "Böyle bir yaratığı sevmemiz mümkün değildir". 

Bence de, sizi filler de sevmesin, bu arada çimen de ezilmesin, hiç mi hiç istemem.
    
13.03.2014